21 Haziran 2010 Pazartesi

Şehr-i İstanbul

Uzun uzun soluk alışverişlerim sinir bozucu bir hâl almaya başlamıştı. İskelede vapurun gelmesini bekliyordum. Kuzeyden esen karayel içime işliyordu. Gözlerimi saatimden ayırmıyordum. Daha vapurun vakti değildi. Ayaklarımla ritim tutuyordum. Ahenkli bir şarkı dinlediğimi ve mırıldandığımıdüşünerek kendimi oyalamak istiyordum. Bir yandan gözlerim kapanıyordu. Buraya sabahın ilk ışıklarıyla geldik. Sessiz, sakin, ince ve geniş tekerlekli, ahşap Büyükada… En başından beri istemedim. Burayı bir türlü sevemedim. Bu huzur ürkütüyor beni; alışık değilim.
Sonunda vapur iskeleye yanaştı. Çevresindeki lastik tekerlekler iskelenin taşlarına çarptı ve bu köhne vapuru Marmara’nın yaşlı sularının üstünde durdurdu. Hava kapanmıştı. Adadan erken ayrıldığım için memnundum. Vapura adım attım ve gözlerimi vapurun tepesinde uçuşan martılara diktim. Kendi hallerinde gökyüzünde sallanıyorlardı. Ne alçak, ne yüksek… Hafif bir tebessümle içerideki salona geçtim ve kendime bir yer buldum. Başımı her gün binlerce yağlı saçın yaslandığı cama yasladım. Vapur yavaş yavaş doluyor ve binen her insan ilk önce martılara ilgi gösteriyordu. Bu sırada camın diğer tarafına gökten bir damla düştü. Birden salonun tavanı yağmur damlalarıyla dövülmeye başladı. Hareket etmiştik. Martılar ise hâlâ camın hemen ardındaymış gibi seslerini duyuruyorlardı. Onları dinlerken üstü beyaz köpükle kaplanmış, dibi yosunlu mavi denize doğru bakakaldım. Sonra birden her yer karardı.
Garsonun çayı sertçe masaya bırakmasıyla irkildim. Gözümü tekrar dışarı diktim. Yağmur oldukça hızlanmıştı. Ne zaman Kadıköy’de olacağımızı sordum. On dakika sonra yanaşacağımızı söyledi garson. Uykulu gözlerle etrafa bakındım. İnsanlar sürekli konuşuyorlardı. Onları bir süre izledim. Bu kadar uzun, sıkılmadan ne konuşuyorlardı acaba?
Yaklaşık on dakika sonra vapur Kadıköy iskelesine yanaştı. Ben en son inenlerdendim. Benden önce inen herkes nereye gideceğini biliyordu. Bense yalnızca tahminle ilerliyordum. Biraz ilerleyip sağa döndüm. Etrafıma dikkatle bakınırken, aniden bir restoran gördüm. Yemek yiyeli çok olmuştu ve acıkmaya başlamıştım. İçeri girdim ve oturdum. Bir süre sonra yemekler geldi. Fakat oturduğum andan itibaren kulağıma bir şarkı çalınıyordu. Ama ne olduğunu anlayamamıştım. Belli bir süre kulak kesildikten sonra sözlerini anladım.
“Onu benden siz çaldınız. Onu benden siz aldınız. Şimdi yalnız bıraktınız. İstanbul sokakları…”
Şarkıya eşlik ettim. Müzik, hayatıma uzun bir süre hiç dâhil olmamıştı. Yalnızca ayağımla yere vurup, içimden bir şeyler mırıldanıyordum. Hepsi buydu. Hızlıca yiyip dışarı çıktım. Yağmur aynı hızla devam ediyordu. Yavaşça ilerliyordum. Diğer insanlar kahkahalarla yanımdan geçiyorlardı. Ayaklarını yere öyle güvenle ve mutlu vuruyorlardı ki, sıçrayan çamurlu sular umurlarında bile değildi. Yerdeki kaldırım taşlarını sayarak devam ettim. Yakınlardan dalgaların sesi duyuluyordu. Hemen sesi takip edip sahile indim. Deniz tam karşımda dikiliyordu. Öfkeliydi, huzursuzdu ve çok hassastı. Bu sefer her zamankinden daha soğuk gibiydi. Çığlıkları içimi parçaladı. Yüzümü istemeden ekşittim. Beraber uzun uzun yürüdük. Ayaklarım öylesine üşümüştü ki, onları hissedemiyordum. Öfkesine ve hüznüne ortak oldum. Kayalara oturup birbirimizi izledik. Bir şeyler söylememiz gerekmiyordu. Gözümü en uzağa dikip konakları, yalıları, gürültüyle geçen vapurları, motorları, ağlarını çeken balıkçıları izliyordum. Bir uçta Emirgan’ı, diğer tarafta Yenikapı’yı. Gözlerimi kapattım. Bu nasıl bir ahenk! Her sesi, her mırıltıyı, her çığlığı dinledim. Tarih, hüzün, endişe, keder, kader, hayat, yağmur… Hepsini duydum. Bütün günümü burada durup dinleyerek geçirebilirdim. Ama arkadan sert bir şekilde dürtüldüm. Kedi zannedip bir hışımla döndüm ama karşımda bir çöpçü, dikilmiş bana bakıyordu. Elindeki iğrenç süpürgesiyle sırtıma vurarak kalkmamı istedi. Ayaklandım ve yoluma devam etmek istedim. Fakat ardımdan bağırıyordu. Dönüp gözünün içine baktım. Aceleyle yanıma gelip, oturduğum yerde benden önce atılan her türlü çöp için söylenmeye başladı. Az önce duyduğum ve gördüğüm bütün güzelliklerin hatırına ona katlandım. Konuşması bittiğinde özür dileyip oradan uzaklaştım. Denizi de kayaları, martıları ve vapurlarıyla bırakıverdim.
Kulağımdan aynı şarkının ritmi ve ahengiyle sokak lambalarının altında kendimden geçmiş dolanıyordum. Bahariye’nin hiç tanımadığım bir sokağında beni sarhoş eden müziğe uygun bir akort duydum. Sabırsızca o yöne doğru yaklaştım. Rüzgârın soğuğu içime işlemişti. Ama sanki bu beni etkilemiyordu. Ancak bir sokak müzisyeninin, gitarının tellerine sertçe vurmasından bu denli harika bir iş çıkabilirdi. O kimseyi umursamadan, gözlerini kapatmış ve bütün gücüyle şarkısını haykırıyordu. Birkaç bozukluk bırakıp ilk sağdan devam ettim. Sahilden uzaklaştım. Kadıköy’ün en kalabalık caddelerinden birinde, yine etrafındakileri umursamayan bir yığın insan birbirleriyle şakalaşıyordu. Hava kararmıştı. Kahve içmek için bir kafeye girdim. İçeriye çok rahatsız edici tabak ve metal sesleri hâkimdi. Dışarıdaki o müzik, o ritim, o ahenk yerini, işe yaramaz bu seslere bırakmıştı. Kulağımı onlardan arındırıp insanların konuşmalarına kulak kesildim. Herkes başka başka konulardan konuşuyordu. Hayat dolu bu şehrin kaldırımları üstünde beyni, benliği, yüreği boş bir tek insanın olması mümkün gözükmüyordu. Kahvenin verdiği rahatlık ve gevşemeyle koltuğa iyice yayılmıştım. İnsanların konuşmaları, yüzümde engelleyemediğim bir tebessüm oluşturuyordu. Aynı anda yoldan geçen insanları da izliyordum. Her biri diğerinden çok farklı binbir türlü insan vardı. Onlara dikkatle bakarken, kafenin tam karşısında bir tiyatro salonu gözüme çarptı. Gişedeki görevliyi bir süre süzdükten sonra hesabı ödeyip, kafeden ayrıldım. Ağır ve dikkatsiz adımlarla yolun karşısına geçtim. Gişenin önüne geldiğimde kulübedeki görevli benim farkıma varmamıştı hâlâ. Bir süre daha dikilip, beni fark etmesini bekledim. Çünkü kendimde konuşmaya mecal bulamamıştım. Neyse ki, bu durum çok sürmedi ve görevli benimle ilgilenmeye başladı. Akşamki oyuna hemen bir bilet aldım. Oyunun adı “Şehr-i İstanbul” idi. Bu isim, içimde tuhaf bir merak uyandırdı. Ama üzerinde çok fazla durmadım. Biletin üstündeki saate baktım. İnsanların nefesleriyle ısınan, yüksek tavanlı, kırmızı perdeli ve duvarları işlemeli olan o salona girmeden önce kendime ayırabileceğim bir buçuk saatlik bir zamanım vardı. Moda’ya doğru inen bu yoldaki tiyatro salonunu geride bırakarak uzun zamandır burnumda tüten Moda sahiline doğru yürümeye başladım. Sahile vardığımda ciğerlerimin her haznesini, o eşsiz sahilin, tadına doyulmaz havasıyla doldurdum. Uzun uzun ufku izledim. Saate baktım; çok az zamanım kalmıştı. Yine ağır adımlarla geldiğim yöne doğru yürüdüm. Aynı sokaklardan sanki o evleri, ağaçları daha önce hiç görmemiş gibi geçtim. Tam vaktinde tiyatro salonunun önündeydim. İçerisi kasvetliydi ve farklıydı. Salonun havasını burnumdan içeri çekerken tuhaf bir haz duydum. Adımlarım hızlanmıştı. İçeride ne olduğunu umursamadan perdenin önündeki üçüncü sırada, koridor tarafının en köşesindeki koltuğuma beni götürmüşlerdi. Işıklar kapandı ve çok derinden bir müzikle kulaklara soprano bir kadın sesi çalındı. Sahnenin farklı köşesinde altı minareyi andıran altı sütunlar dikilmişti. Ortada yükselen iki tane taş kule harika görünüyordu. Kadın ile beraber sahneye aynı anda iki adam girdi. Sahnenin en arkasında ki duvarda apartman pencerelerini andıran küçük sarı kareler vardı. Sahneyi yalnızca köşedeki minarelerin etrafına sarılan, sarı parlak ışıklar aydınlatıyordu. Kadın birden ortaya atıldı ve kulelere ulaşmaya çalıştı. Oyun anlatılamayacak kadar farklı ve sürükleyici bir hâl alıyordu. Gözümü sahneden bir an dahi ayıramadım. Ben sahnenin büyüsüne kendimi bu kadar kaptırmışken aniden bir çığlık yükseldi ve bütün salonun tüylerini diken diken etti. Fakat daha sonra tuhaf bir şekilde herkes bu çığlığın sebebini merak ediyorken, ışıklar kapandı. Ortaya, üstünde parlak ışıklı kıyafet olan bir dansçı çıktı ve modern dans figürlerini müziğe göre sergilemeye başladı. Herkes sahneye gözlerini dikmiş, ikinci sahnenin başlamasını bekliyordu. Kısa bir sessizliğin ardından yeniden ışıklar yandı. Bu defa sahne dar ve dik bir sokak görünümünü almıştı. Büyük bir gürültüyle yaklaşık on beş kadar oyuncu bağıra çağıra sahneye girdiler. Kimse neler olduğunu anlayamamıştı. Meraklı gözler hepten sahneye kilitlenmişti. Bütün salona farklı bir kargaşa hâkimdi. Dar ve dik bir yokuşun iki yanındaki evlerden birbirine ip bağlanmıştı ve yukarı doğru dikkatle bakıldığında Türk bayrağı çok net göze çarpıyordu. Burası eski ve surların yakınlarındaki Çingene mahallelerinden birinin sokağı olmalıydı. O an bütün o kargaşayı daha iyi anlayabildim. Replikler ardı ardına söyleniyor ve inanılmaz bir hareketlilik yaşanıyordu. Kadınlar bağrışıyor, oğlanlar yumruklaşıyor ve bütün bunların yanında müthiş bir aşk sahneleniyordu. Resmi kıyafetli birinin sahneye çıkmasıyla bütün kalabalık dağıldı ve ışıklar da onlarla beraber söndü. Ardından perde kapandı. On dakika ara verildiği duyuruldu.
Bu arada sert bir kahve içip kendime gelmek istedim. Ama tam o sırada ön sıradaki koltuğundan kalkıp hemen solumdaki koridordan bir kadın ağır ağır geçti. Simsiyah, dümdüz saçları sırtını kapatan siyah elbisesinin arkasını ağır ağır okşuyordu. Yüzüne düşen bir tutam saçını da yüzüklü parmaklarıyla zarif bir şekilde arkaya itiyor ve yüzüne kondurduğu gülümsemesiyle kapıya doğru ilerliyordu. Ona yetişebilmek için ani bir hareketle koltuğumdan kalktım ve aceleyle kapıya ilerledim. Onu aradım. Bulduğumda ise hemen bir kahve aldım. Kalan tek boş masaya ikimiz de aynı anda oturduk. En başta çekingen tavırları vardı. Birkaç dakika birbirimizle ilgilenmeden, öylece oturduk. Kahvesine henüz dokunmamıştı. İçmek için hamle yaptığında şekeri alıp, kaç şeker istediğini sordum. “Şeker kullanmıyorum” diyerek kahvesini yudumlamaya başladı. Bugün konuştuğum tek insandı ve o da susmamı istercesine sorumu cevaplamıştı. Oyun hakkında konuşmak istedim, ama cevap vermedi. Kendimden bahsetmeye çalıştığımda, yine aynı ters tavırla karşılaştım. Kahvesi bittiğinde ona fırsat vermeden yenisini getirdim. Bundan sonra sanki biraz yumuşamış gibiydi. Oyunun başlayacağı anons edildi. Biz de yerlerimize doğru yürüdük. O, yerine geçerken saçlarının arasından harika bir gülümsemeyle bana baktı ve yerine oturdu.
Oyunun ikinci perdesi başlıyordu. Perde açıldığında yüksekçe bir platformla karşılaştık. Bu platform sağ ve soldaki sütunlarıyla tıpkı Boğaz köprüsünü andırıyordu. İlk sahnedeki kadın bu defa ağlayarak sahneye girdi. Karşıdan da ikinci sahnede gördüğüm bir adam geldi. Ortada buluştular ve el ele tutuştular. Çevrelerine insanlar doluşmaya başladı. Kız ve oğlan, aralarında konuşuyorlardı. Birbirlerini sararak korkuluklara tırmanmaya başladılar. Her şeyin hazır olduğu bir anda, başka bir adam yavaşça platformun üstünde yürüdü. Aşağıya atlamak için tırmanan kız, yanındaki oğlanın elini bırakarak aşağı indi ve ağlayarak yeni gelen o adamın boynuna atladı. Bütün salon şaşkın gözlerle bakıyordu. Bu arada bir vapur sesi duyuldu ve kız sarıldığı adamı da bırakarak kendini aşağıya attı. Yine aniden ışıklar söndü ve selamlar verildi. Fakat selam sırasında o kızın orada olmaması dikkatimi çekmişti. Bitimden sonra, inanılmaz bir oyun izlemenin yarattığı duygusallıkla ayağa kalktım ve kapıya, onu beklemek için, yürüdüm. Kısa bir süre sonra yanıma geldi ve yüzünde yine o gülümsemesi belirdi. Benimle yürümesini istedim, o da kabul etti. Dışarı çıktığımızda saat henüz çok geç değildi ve yağmur hafif hafif devam ediyordu. O sırada sırtıma birinin dokunduğunu hissettim ve arkama döndüm. Öfkeli bir yumruk yüzüme doğru geldi.
Garsonun çayı sertçe masaya bırakmasıyla irkildim. Gözümü tekrar dışarı diktim. Yağmur oldukça hızlanmıştı. Ne zaman Kadıköy’de olacağımızı sordum. On dakika sonra yanaşacağımızı söyledi garson. Uykulu gözlerle etrafa bakındım. İnsanlar sürekli konuşuyorlardı. Onları bir süre izledim. Bu kadar uzun, sıkılmadan ne konuşuyorlardı acaba?