5 Ocak 2009 Pazartesi

Sait MADEN


Müzik ruhun gıdasıdır derler. Derler ama yalnızca müzik ruh için yeterli midir? Nietschze için bu böyledir. Hatta insan sesinin müziği körelttiğini söylemiştir. Müzik tek başına tüm evreni içine alabilecek bir derinliğe sahiptir. Fakat insan sesi, kullanabilenle, müthiş bir içsellik katar müziğe. Çoğu insan müziği insan sesinde ibaret sayıp öyle konuşsa da, gerçek bambaşkadır.

Kelimeler işin başka bir boyutundadır. Boyut belki de müziğin evrenselliği kadar olmasa bile, ondan da fazla altta kalmaz hani. Sözcükler o kadar fazla şey anlatır ki…Aşk bile sözcükler karşısında duramaz, çoğu insan tersini söylese de. Sadece müzik için değil, kültürlere ışık tutar sözcükler. İnsan her şekilde harmanlar onları, mucizevi bir zevk haline getirir.

“Gök boşluğu, ıssızlık, hava.
Deniz. Çepçevre hiçlik.
Karanlık.
İlk ürperiş. Aydınlığı yaran ilk söz:
Kuihi – kuaha:
Kurusun toprak,
Çekilsin deniz.
Güneş gelir, büyük aydınlık;
Ay gelir, küçük aydınlık;
Yıldızlar gelir.
Kuihi – kuaha.
Gelir Make – Make ilk insan.”

Sözcükler bambaşka anlamlar kazanır, farklı insanlarla. Çoğu kalemleriyle yön verir onlara. Bazıları sadece söylemekle yetinir. Fakat çok farklı olaylar gelişir bu zahmetli cennette.

Hayat, nerden bakarsanız ona göre şekil alır kendi içinde. “İyimserlik, kötümserlik...” Objektiften bakınca, bambaşka haller alır. Gerçekçiliğin dışına çok rahatça adım atar. Fotoğraf, müzik kadar olmasa da, evrenselliğin en üst noktasına tırmanmıştır. Hem de hiç zorlanmadan. Grafik ise hayatımıza ondan sonraları girmiştir. Onunla beraber grafiklerle tanışmış, hayatımız değişmiştir.

Görüp görebileceğiniz en cesur, belki de “o” dur. Zorlukların en büyüğüne yoktan başlayarak, en önemlisi var edemeden, ilerlemiştir.

Bundan çok değil 77 yıl önce…Yer Çorum.

Gayet masumane bir çocukluk geçirdikten sonra, çok tuhaftır, çevresinin ısrarıyla akademiye başlar. Hayatında ki en büyük isteği gerçekleşmiş ve Güzel Sanatlar Resim Bölümü’ ne ortaokuldan sonra geçmiş, liseyi de orda okumuştur. Ve akademiden 6 yıl sonra mezun olur. Kendini bu 6 yılda çok fazla geliştirir. Türkiye’nin en büyük sergilerine kapaklar panolar hazırlar. En başında da bahsettiğim gibi, sözcüklerle öyle güzel oynar ki. Ta ki 15 yaşından beri. Bir dahidir o. Kendine has tarzıyla.

O Sait MADEN dir. Bu ülkenin ilk grafikeri, en büyük grafikeridir.
Dünyada ki en zor işten alnının akıyla çıkmıştır. Çizimleriyle kendine has şiirler yazar ve bunları daha sonra sözcüklere döker.

“ Âtman başlangıçta tek başına “bu” idi.
Başka hiçbir şey göz açmazdı.
Düşündü: Dünyaları var kılmak isterim…”

7000 den fazla eser çizmiştir. Kelimeleri içinde gizlemiş tüm dünya ya duyurmuştur. Türklüğe aşık bir ilim adamıdır. Tüm bunların ötesinde gerçek bir insandır.

Kötü giden her şeye bi isyanı vardır. Bu zamana kadar inanılmaz şekilde çizimleriyle haykırır bunları. “Çizimleri fark yaratır.”

Bir çizerde ki tüm özellikler ellerinde harmanlanmıştır. Hat sanatına taş çıkartan tuştu, kültürümüze mal olmuş resmin tarihinin her ayrıntısı beyninde ki sinir hücrelerinde gezinir. “Deseni çok sağlamdır.”

Kendisi çizimlerinde Picasso’yu anlattığını söyler ama bambaşka bir Picasso yaratmayı başarmıştır.

“Türk Grafik Sanatı Tarihi” onun belki de asla bir daha bir araya gelemeyecek şekilde derlediği fakat destekçi bulamadığı için bizlere sunamadığı naçizane mirasıdır.

Bu çalışmasının başlangıç tarihi: 1979’dur. İki sanatçı arkadaşı(Selçuk Batur ve Ferit Erkman) ile yola çıkan Maden, bu tarihin başlangıcını 1730 olarak almıştır. Tesadüf değil İbrahim Müteferrika o yıl matbaayı bu topraklara getirmiştir. “Grafik sanatı; baskı yöntemiyle çoğaltılan ve toplumun ilgili kesimlerine dağıtılan ürünler toplamıdır.” der Sait Maden. Bu yüzden de bu tarihi seçmiştir.

18 yaşındayken İstanbul’un belli başlı profesyonel çevirmenlerinin katıldığı yarışmada birincilik kazanan bu Türk dahisi, ilham kaynağı olarak beynini öne sürer her zaman için. 2004 yılında Şili cumhurbaşkanı “Pablo Neruda” çevirisi için madalya ile ödüllendirmiştir kendisini.

İşini gerçekten seven ve asla şikayet etmeyen minnetini dile getirmesini çok iyi bilen bir sanatçıdır o.

Birbirinden harika şekilde uyarladığı çevirilerinin yanı sıra, kendisi kaleme aldığı eserleri asla yok sayılamaz. Her zaman en doğru yolu gösteren, hep ileriyi işaret eden, emek olmadan, bir çaba sarf etmeden insanın hiçbir şey elde edemeyeceği onun zihninde çok büyük bir yer kaplar. Dünyada ki her gelişme onun için çok önemlidir.

Daha söylenecek çok sözler var onun için. O Türk grafik sanatının mimarı, babasıdır. Tam bir edebiyatçı ve ilericidir. Başarı için her şey elinde mevcuttur ve bunu kullanmasını bilen eserlerinde ki güzelliği elinin çizdiği doğrultu da oluşturan yegane bilim ve sanat adamı Sait MADEN’dir “o”.

15 Aralık 2008 Pazartesi

Uykusuz Rüya

Saat sabah 7 civarı. Çapaklar birbirine yapışmış. Gözlerim açılmamakta ısrar ediyor. Kafa akşamdan kalma.Sabahın büyüsü beni yatağa kilitlemiş, sabah güneşi beni yakıyor. İçerden yükselen tabak çanak sesi.İşte başladı bir sabah daha, içinde ki sesleri metalik odamda.

Adımlarımın gidip geldiği yollar çok sıkıcıdır. Dilencileri, gazete dağıtıcıları ve korsan kitap tezgahları her zaman aynı yerdedir. Günlük hayatım perişan halde bundan eminim. Hatta bu aralar dah da kötüye gidiyor gibi. Çevremde ki herkesi ve herşeyimi kaybettiğim hissine kapılıyorum ya da onların gözünden düştüğümü..Duygularım içimde sıkışıyor. Erken edindiğim az ama öz tecrübelerimi çok fazla abarttığımı düşünüyorum artık. On altısına yeni girmiş birinin, kaç yıl olursa olsun, ne kadar tecrübesi olabilir ki!

Konu dağıldı. Bunlar değil burda anlatmak istediklerim.
Rüyalarımda gerçeği görürüm bazen, bazen ise alt üst ederler hayatımı, düşüncelerimi. Kafam karışır. Ayırt edemem çoğu zaman. Karmaşık birer hikaye olur çıkarlar bazense.

Her insanın kendisine ait "derin denizleri" ya da sonsuz hayallari vardır. İşte bu bahsettiklerim bazen sahibinin elinde şekil kazanmak, bazen de sahibine şekil kazandırmak içindir. Bu konuda şahsa seçim sansı verilmemiştir. Fakat öyle bi rehber vardır ki yanımızda bu keşmekeşler arasında. Hayatımızda ki önemli kararlar sırasında ya da en umutsuz anlarda..

Her zaman bir bilmecedir. Tıpkı insan gibi.. Nankörlük yapar bazen, unutur, bazense umursamaz..

Uzaklar farklıdır gözümüzde. Ufuklar, zamanlar, insanlar, hayaller , rüyalar..
Bambaşka bir özentiyle bakarız onlara. Fakat her yer aynıdır. İnsan aynıdır..
Terk eder, yanlız bırakır, unutur, unutulur, umursamaz, umursanmaz,.. İnsanı uykusuz bırakır, küstürür. En çok sevdiğini bile..

İklimler, coğrafyalar, yüzler değişse de, her yerde insan terk eder, terk edilir..
En yakını tarafından elbet bir gün yanlız bırakılır. Her şey üst üste geldiğinde kaçacak delik arar. Işıklar söndüğünde destek bekler. Hayalleri bile yanlız bırakırır onu...Rüyaları hayatına pençelerini yapıştırır, kulaklarını tırmalar.

Dostlar hayat içindir. Yaşam dostlar için..En yakın dost tarafından terk edilmek, yanlız bırakılmak.. Bir insanı daha fazla ne incitebilir ki?

Bir keşmekeş daha. Fakat bu sefer seçme şansım var. Hayat mı dostlar için, dostlar mı hayat için?
Hayat, sevgili dostum, senin için..Göğün yüzünden gelen ve yüzümüze her defasında inatla çarparak hayatı hatırlatan..Her defasında bir şeylerin farkına vardırtan, ruhumun derinliklerinde saklı düşüncelerimle yüzüme yüzüme konuşan, göğün nuruyla bezenen ´su´ damlacıkları, izin ver onlara..
Hapimiz bir ip üzerinde ki hayatlarız. Dostlarımızla var olup, rüyalarımızın sürüklediği yolda çarpışacağız...

Yırtık Yara

Yamalanmış duygular..
Elbet patlar bir dehliz ağzında
oluk oluk hüzün akar
içimizde ki ulaşılmaz karaltıdan
"Dokunmak isteriz karalığın ruhuna"
Dokunamasakta hissederiz ruhumuzda
Saklayamayız...

Yıldızlar söner, sokaklar boşalır
Odamda ki minik kırmızı lambam
Hayatımın ışığıdır.
Etrafımı saran hüzün yaralarına karşı çıkarcasına..

Şarkılar bizi söylemiyorlar..
Yalancılara şahitlik edip
bizim ruhumuzu tecavüz ediyorlar
Bazen şarkılar, yalanlarla oynaşıp
Bize tecavüz ediyorlar

İçim kanıyor..
sonsuz bir yas bu yüzümde
Hatıralar, anılar, umutlar,..
Benimdi bir zamanlar bu duygular
şimdi ise,
ırzını kaybetmiş birer
İğrençlik abidesi bu silik beynimde..

10 Kasım 2008 Pazartesi

Kadın Kokusu

Kadınlar severler güzel kokmayı
Onlar için bir lütuftur bu
isterler o kokuyla yıllanmayı
aynı cümlede anılmayı

İsterler ki;
unutulmasınlar

Defter aralarında, kanlı dokunuşlarda
kara fetvalarda
duyulsun kokuları

Kadınlar sever kokmayı
Aralarında ayrım yoktur
İnşaat kenarlarında
Bir jigolo kucağında
Şaşkın bir ifade karşısında
her kadın sever kokmayı

Kadınlar isterler kokmayı
dünyaya bir iz bırakırlar
Bazıları saflıkla bezenir kara lekeleri üstüne
çoğununsa tırnak aralarının
kanı kokmaya başlar hayat damarlarında
Elinde sonunda
göç etmek vardır ya bu dünyadan
kırmızı dumanlar bastırır kokularını
Organları oynaşır birbiriyle
zevksiz zevksiz...
Kokular kokuşmaya başlar...

Kadınların kokusu
lanet dolu
bir erkekle arasında ki bağ dokusu
karanlık arka sokaklarda
kalmış bir kadının gururu

Her giriş çıkışında ki verdiği zevk
Bitirir kokunun verdiği zevk duygusunu

Kadınlar..
kokuşur kokuları
en gizli gizlenmiş olanda
saklıdır gereken
sarı ışığın ayrıntıları

Göç etmek vardır ya bu dünyadan
kokmaya başlar kadınlar daha güzel
bu dünyadan ayrılan her ruhtan

Bir kadının kokusu
göğsü kollarımın arasında
bacaklarının her biri
iki duvarda
saçlarından çıkan

Dünyada var mıdır böylese derin bir karmaşa kokusu
Daha hazlı bir insan duygusu....

26 Ağustos 2008 Salı

Beyaz Köşeli Bodrum

1000 km' lik yol tepip geldik buraya.
Aslında her yer aynıymış gibi geliyor artık...


Sabahın ilk ışığıyla soluğu Yenikapı sahilin' de aldık. Son anda yetiştik feribota. Sıkıcı geçmesi olağan bir 2 saati başlattım başka bir değişle. İçeri arabayla girdiğim anda tuhaf oldu içim. Sabah sabah güneşi göremeden güneşten olmuştuk. Salona çıkıp yerlerimize oturduk. Sabahın sabah olduğunu anlamak için 1 çay kadar iyi bir şey yoktur. Çaydan aldığım ilk yudumla beraber kulağımda çınlayan ilk şarkıda "I died for you" oldu. Çok alakasız ama bütün o 2 saati -ardından çalan hareketli ve trash parçalara rağmen- onun verdiği melankoliyle geçirdim. Feribot sonrası aptalca muhabbetlerle devam ediyorduk. Derken hayran olduğum nacizane İzmirim' e geldim. Fakat şehre giremeden yola devam etmemiz hevesimi kursağımda bıraktı ama bunun acısını dönüşte çıkarmaya hazırım. Ama dışarıdan bakınca tanıyamadım, tanımak istemedim. Cd çalara ne koysam diye arabadakilerle tartışırken Radiohead' in arkasından elime Volkan Yırtıcı geldi. Hala nasıl bir ruh haliyle çaldığını anlayamadğım "Yanlış Notalar"ını kulağıma sokmaya başladı.

Birden aklıma dank etti sonra. O genç gitarist çalarken ne hissederse hissetsin, ben dinlerken ne hissediyordum? Aslında notalar kafamı karıştırdı. Ne hissedeceğimi bilemedim...!

Bodrum yolundayız hala. Yol bitmiyor, adeta uzuyor. "Neden oraya doğru yol alıyorum?" Bunu düşündüm biraz. Magazinetesinden başka, bikinili kızlarından öte nesi vardı? Daha sonra hatırladım nedenini, çok basit bir ayrıntıydı. Birine söylendiğinde önemsenmiyecek kadar-benim gibi bir ayrıntı manyağı için değil tabii ki-. O, küçük, köşeli beyaz evleri...En büyük nedendi bu. Şimdi o beyaz duvarlar arasında sıcacık ortamlarda yazıyorum. Çok değerli-kelimelerle anlatamayacağım kadar hem de- dostlarım burda heyecanla beklerken beni, nasılda düşündüm "Neden Bodrum?" diye! Başka bir yer olamazdı çünkü. Şu anda bana dünyanın en sıkcı olayı olarak görünen seyahat, aslında bana bir armağan -belki de bir sınav- vermişti. Bana kendimin, evet, kendimin önemini hatırlattı. Küçük, sıcak ve samimi bir sarılma "yanlış notalar"da ki karmaşayı çözmüş, Yırtıcı' nın da ne hissettiğini ve ne hissetmem gerektiğini anlamıştım...


Beyaz bir fener altında
Yapmacık değil, artık dünya bana...
5 Ağustos 2008
01:01

28 Temmuz 2008 Pazartesi

Metallica Türkiye '08


"Bir müzik grubu düşünün; ne yaparsa yapsın dinleyicisini kaybetmeyen, verdiği konserleri hınca hınç dolduran ve geleceğe dair hep umut beslememize neden olan dört yaratıcı adamdan oluşsun. Bu grup dünyanın en büyük metal gruplarından biri Metallica. Metallica 27 Temmuz Pazar akşamı stadyumun her yerine yayılmış binlerce insanı yine kendisine hayran bıraktı. Pazar gününe The Sword, Pentagram ve Down ile ısınan Metallica seyircisi beklentilerini önceki 2 seferdeki gibi boşa çıkarmayan bir performansla karşılaştı. Sahnede son dönemdeki albümleri arasında Garage Inc.'ten tek bir şarkı söyleyen, şarkı listesinin tamamını ilk ve en iyi albümlerinden oluşturan Metallica bu seçimiyle bambaşka bir performansa imza atmış oldu. Grup sahneden bizlerle yakında tekrar buluşacakları müjdesini vererek ayrıldı."*

Bir rock dinleyicisinin isteyebileceği her şey vardı dün gece Sami Yen' de. Akşamdan kapıdan biriken binlere inanılmazı bile geride bırakan bir performans, bir düş yaşattı Metallica.

İNANILMAZ GÜN, MÜKEMMEL GECE, ENFES FİNAL

Konsere 8 saat kala stad kapılarına dayandı Türk Metallica fanları. Bende oradaydım sabah 7.30 da kapıya dayanmıştım. Yanlız organizasyon biraz eksikti. Yaklaşık 8 bin kişi tek kişilik kapıdan içeri adım attı. İçerde ise ortam çok güzeldi. Adeta bi festival mekanı gibiydi. 2.30 da açılan kapıdan 4.30 da içeri girdik arkadaşlarla ve tam bir buçık saat sonra saat tam altıda The Sword sahneye çıktı. Kendini Metallica ya sakalayan binlerce "müzik kardeşi" biraz olsun ısındı. The Sword sahneden indikten sonra, bu toprakların gelmiş geçmiş en sert, en heavy metal grubu Pentagram sahneyi devir aldı. Pentagram' ı ilk defa izleme şansına sahip olan ben, gerçekten beklediğimin üstünde harika bir performansla karşılaştım. Yaklaşık 1 saat sahne alan Pentagram "Gündüz Gece" ile sahneden indi. Sırada yıldızlar topluluğu Down vardı. Herkes, Metallica' nın sahne alma saatine yaklaşıldığı için bir heyecan duymaya başlamıştı ve Down bu heyecanla dolan stadı bir hayli eğlendirdi. Headbanger tavırlarla kalbimizde yer edindi ve tekrar geleceğiz, diyerek sahneyi gecenin ve yılın olayına hazırlanması için terk etti.

SAATLER KALMIŞTI

Artık sayılı dakikalar vardı. Hava kararmaya başlamış, arkalarda ki boşluklar iyice dolmuştu. Tribünler sabırsızlanmaya başlamıştı. Metallica' dan 1 saat önce başlayan tezauratlar, kalan 1 saat içinde hiç susmadı. Tribünler durmadan "meksika dalgası"yla dalgalanıyordu. Saha içi "Metallica Metallica Metallica..." diye inliyordu ki...birden ışıklar söndü ve tüm stad heyecanının verdiği coşkuyla çığlıklar atmaya başladı. Sahne de mor bir ışık vardı. Birden bir spot Lars Ulrich' in üstüne göz alıcı bir ışık verdi ve artık beklenen an gelmişti efsanevi Metallica 3. kez Türk seyircisinin karşısındaydı. For Whom to Bell Tools ve ardından gelen Ride the Lighting ile mükemmel ötesi bir açılış oldu. Sahneden alevler yükseldi. Bu andan itibaren tempo hiç durmadı.

...VE "ONE"

Konserin ortasında birden sahne ışıkları söndü. Tün stad ne olacağını kestirmeye çalışırken sahneden patlamalar olmaya başladı. Arka arkaya 800 metrekarelik sahnenin her tarafında zeminde ve havada... Heyecan en üst safhadaydı ama herkes başlamak üzere olan parçayı biliyordu. Sonra James sahne aldı ve Metallica' nın "Grammyli' si" One' ın ilk notalarını çalmaya başladı. Şarkı hareketlenmeye başladığında gökyüzüne imzasını attı Metallica ve havai fişekler fırlatıldı. "One" artık bitmişti ama o an hala hafızalarımızdaydı. 2-3 parça sonra, belki de tüm stadın beklediği parçalardan bir tanesi "Master of Puppets" çalmaya başladı ve Metallica daha büyük bir imza attı gökyüzüne ve 8 havai fişek fırlatıldı. "obey your master, your life burns faster, obey your master, master..." diyerek adeta Mecidiyeköy' ü yankılattı, inletti.

SONA DOĞRU

Artık sonlara doğru gelmiştik. Sahnede ki 4 üstad bir süreliğine sustu. Arkada ki dev ötesi ekran sadece James' in sağ elini gösteriyordu. James sağ eliyle bir metalci işareti** yapıyor sonra yumruk yapıyordu. 3. seferde sadece orta parmağını çıkardı ve sol eliyle üstünü kapattı... Sonra ise tüm stada penasında ki kartal figürünü gösterdi. Arkasını çevirdiğinde ise Metallica yazısını herkes okuyabiliyordu. Bu gösteriden sonra ise adeta Metallica' nın "marşı" haline gelen efsanenin notaları duyuldu: 'Enter Sandman'.

İki kere bis yapıldıktan sonra finali "Seek and Destroy" ile yaptı Metallica. Stadyumda ki büyülenmiş Türk seyircisinin hala stadı terketmemesi üzerine James Hetfield dizlerinin üstüne çöktü ve yalvarmaya başladı. Artık sona gelmiştik ve Metallica bütün seyirciyi büyülenmişcesine bir hale sokarak evlerine yolladı...

Konserde dev ekranda gördüğüm ve söyleme ihtiyacı duyduğum bir konu var. En önde bir grup konserin henüz başında Cliff Burton*** adına bir pankart açtı. Bu pankart beni çok duygulandırdı gerçekten. Türk seyircisi Metallica' yı 9 yılda bir değilde daha sık izlemeyi hak ettiğini gösterdi.

Setlist:(Intro : Ecstacy of Gold)
Creeping Death
For Whom The Bell Tolls
Ride The Lightning
Harvester Of Sorrow
Welcome Home (Sanitarium)
Leper Messiah
...And Justice For All
No Remorse
Fade To Black
Master Of Puppets
Whiplash
Nothing Else Matters
Sad But True
One
Enter Sandman
- - - - -
Last Caress
Motorbreath
Seek And Destroy

(*) Dream Tv 28 Temmuz 2008 Pazartesi 10:07 tarihli haber
(**) İşaret parmağı ve küçük parmağı yukarı kaldırarak, diğer parmakları katlamak süretiyle yapılan işarettir. İlk yapan James Dio'dur.
(***) Efsanevi Metallica basçısı. "Master of Puppets" albümü turnesi sırasında, 27 eylül 1986 tarihinde Stokholm ile Kopenhag arasında bir yerlerde geçirdikleri kaza sonucunda yaşamını yitirdiğinde henüz 24 yaşındaydı. Kendisine "Master Of Orion" denmesinin nedeni, Master of Puppets albümünde yer alan ve cenazesinde de çalınan "Orion" adlı parçanın kendi düzenlemesi olmasıydı. Büyük bir "H.P. Lovecraft" hayranıydı; Kirk Hammett ile birlikte çoğu şarkının sözlerinin altında imzası vardı. Ölümünden sonra Metallica bir daha asla eskisi gibi olmadı.
__________________

18 Temmuz 2008 Cuma

Rahatça Uyuştur*


Bazen geçmişi düşünürüm. Geride bıraktıklarımı. Yapabileceğim ama yapmadıklarımı, yapamayacağım ama yapmaya çalıştığım şeyleri... Kafamda bitirmeye çalışırım; onlar beni bitirmeden önce. Onlardan kurtulmak istiyorum, o yüzden burda bahsetmeyeceğim onlardan.

Bugünü yaşamak istiyorum. Geçmişe dair bir derdim olmadan, kafamda günleri tekrar etmeden güneşin doğuşunu izlemek istiyorum. Ondaki o saf ve gerçek ışığı görmek istiyorum. Gecelerin gece yarılarını, gece yarılarının sabahı takip etmesini ve bunu huzurumda yapmalarını istiyorum.

Geçmişimi saklamaya çalıştığım gece yarılarından birinde, arabanın içine düşen ve gözümün bile yetişemeyeceği kadar hızlı geçen sokak lambalarının ışıklarını takip ediyorum. Arka arkaya ahenk içinde birbirlerini izliyorlardı. Hepsi birer çizgiye benziyordu. Aynı platform üzerindeki çizgilere. Hepsinin düz olması gerekiyordu teknik açıdan. Benim içimde öyleydi bütün çizgiler, düz ve "doğru" gidiyordu. Ama görünüşte "doğruluktan", dürüstlükten eser yoktu. Çevremde ki herkes ve herşey... ´Dürüstlükten eser bile yoktu.´

Hayatı kendilerinden soyutlamış insanlar, zamanda ki o karmaşayı umursamadan devam ederler yollarına. Bu yol bizimkinden farklıdır biraz. Hayat onların artık "gereksiz 'sözlük' kelimesi" dir.

Dürüstlük artık bizim yolumuzda da yok!.. Yalanlarla geçiştirimiş bir bebek gibiyiz. Bizi o kadar saf ve küçük görenlerin elindeyiz. Pahalı spor arabasının içinde, boyunlarının zor taşıdığı kolye ve gerdanlıklarıyla yüzümüze aptalca sırıtan, sıradan kahverengi gözlü, sıradan kokonaların elinde eziliyoruz. Yakıtımızla beraber yolumuzda bitiyor artık. Saatler bile tıkırdamaz oldu. İşte hepimizin "mutlu sonu" bu...!!!



(*) "Comfortably Numb" - Pink Floyd