Bugün, gölgeler çöktü güneşe
En büyük ateşti bu içimde
Gecelerimi karartan en güçlü ganimetimdi
Güneş olmadan gecenin anlamı olmaz
Amlamsız bir gece acısız,
zevksiz, ağlamasız bir sevişmeden farksız...
Sensizken aynen bu haldeyim
Hiçbir vücut dindiremedi
Ateşin her zaman içimdeydi
Çığlığın kulağımı tırmalarken,
Sensiz boş duvarları tekmelerken,
düşlerimi bile artık süslemezken,
saç diplerimde seni hissedemezken...
Beni görmezden geldiğini, bensiz hayatı tattığını görmek
İşte gelmiştir vakti ölmek...
Karalar akar duvardan
Ellerim yoruldu
Umutlarım kurudu
artık çarem kalmadı
teninin tüm sıcaklığı gecenin en derinine aktı..
Tükendim..Gözlerinin içinde eridim
saçlarının kokusuyla vardım
savurmanla yok oldum
zaten senden önce de yoktum..
Ağlardım geceleri açıkta
bağırdım her yere
Beni unuttuğunu anladığımda
hiçbir şey, hiçbir zaman
anlayamadım, anlatamadım..ilk öpüşünü hiç unutmadım..
İsteksi aşıktım sana
acıyla yandım
sen neden sevmedin beni!
benim seni sevdiğim gibi..
En güzel aşkı yaşardık birlikte
En yükseğe çıkar sevişirdik gecelerce
istemedin beni, neden?
Her gece arzuladım seni
unutmayı istemeden..
Şimdi daha da uzaksın bana
Ben sana yakın olmaya çalıştıkça
Moraran tırnaklarınla,
Kızaran yanaklarınla,
Sararan saçlarınla,
Gözlerinde ki imkansızlıkla,
Unutamam seni asla...!!!
9 Nisan 2009 Perşembe
Bembeyazdı, Karardı
Bir melek öldü bu gece
Gecenin en sessiz haliyle.
Ölümsüzlüğe meydan okudu
Elinde kalan son gücünün arkasına saklanarak
Bir melek öldü bu gece
Bembeyazdı kanatları
Yıldızlar kadar parlaktı
Sarardı kanatları, çürüdü en derinden
Süzüldü gök yüzünden
Altın gibiydi "hale"si..Hatta çok daha değerli
Her zaman sevilirdi
Gözlerinden belliydi
Ay kadar güzel, güneş gibi ışıl ışıldı.
"Aslında sarçaları sarıydı"..Karardı sonrasında
Bir melek öldü bu gece
Boynunda ki inci kolyesi
Bütün duygularıyla paramparça oldu
Sordular: - Neden öldü bu gece?
Çok basitti cevabı
Karmaşık olsun diye yazılmıştı.
Aşktı sebebi..yasaktı ona
mutluluk yazmazdı, küçücük alnında
Unutmuştu bazı şeyleri
Unutulmaması gerekenleri
Cezası buydu belki de...
En sonunda..zerresi kalmadı...
"Bir melek öldü bu gece"
Kalplerden silindi boğaza bırakıldı külleri...
5 Ocak 2009 Pazartesi
Sait MADEN

Müzik ruhun gıdasıdır derler. Derler ama yalnızca müzik ruh için yeterli midir? Nietschze için bu böyledir. Hatta insan sesinin müziği körelttiğini söylemiştir. Müzik tek başına tüm evreni içine alabilecek bir derinliğe sahiptir. Fakat insan sesi, kullanabilenle, müthiş bir içsellik katar müziğe. Çoğu insan müziği insan sesinde ibaret sayıp öyle konuşsa da, gerçek bambaşkadır.
Kelimeler işin başka bir boyutundadır. Boyut belki de müziğin evrenselliği kadar olmasa bile, ondan da fazla altta kalmaz hani. Sözcükler o kadar fazla şey anlatır ki…Aşk bile sözcükler karşısında duramaz, çoğu insan tersini söylese de. Sadece müzik için değil, kültürlere ışık tutar sözcükler. İnsan her şekilde harmanlar onları, mucizevi bir zevk haline getirir.
“Gök boşluğu, ıssızlık, hava.
Deniz. Çepçevre hiçlik.
Karanlık.
İlk ürperiş. Aydınlığı yaran ilk söz:
Kuihi – kuaha:
Kurusun toprak,
Çekilsin deniz.
Güneş gelir, büyük aydınlık;
Ay gelir, küçük aydınlık;
Yıldızlar gelir.
Kuihi – kuaha.
Gelir Make – Make ilk insan.”
Sözcükler bambaşka anlamlar kazanır, farklı insanlarla. Çoğu kalemleriyle yön verir onlara. Bazıları sadece söylemekle yetinir. Fakat çok farklı olaylar gelişir bu zahmetli cennette.
Hayat, nerden bakarsanız ona göre şekil alır kendi içinde. “İyimserlik, kötümserlik...” Objektiften bakınca, bambaşka haller alır. Gerçekçiliğin dışına çok rahatça adım atar. Fotoğraf, müzik kadar olmasa da, evrenselliğin en üst noktasına tırmanmıştır. Hem de hiç zorlanmadan. Grafik ise hayatımıza ondan sonraları girmiştir. Onunla beraber grafiklerle tanışmış, hayatımız değişmiştir.
Görüp görebileceğiniz en cesur, belki de “o” dur. Zorlukların en büyüğüne yoktan başlayarak, en önemlisi var edemeden, ilerlemiştir.
Bundan çok değil 77 yıl önce…Yer Çorum.
Gayet masumane bir çocukluk geçirdikten sonra, çok tuhaftır, çevresinin ısrarıyla akademiye başlar. Hayatında ki en büyük isteği gerçekleşmiş ve Güzel Sanatlar Resim Bölümü’ ne ortaokuldan sonra geçmiş, liseyi de orda okumuştur. Ve akademiden 6 yıl sonra mezun olur. Kendini bu 6 yılda çok fazla geliştirir. Türkiye’nin en büyük sergilerine kapaklar panolar hazırlar. En başında da bahsettiğim gibi, sözcüklerle öyle güzel oynar ki. Ta ki 15 yaşından beri. Bir dahidir o. Kendine has tarzıyla.
O Sait MADEN dir. Bu ülkenin ilk grafikeri, en büyük grafikeridir.
Dünyada ki en zor işten alnının akıyla çıkmıştır. Çizimleriyle kendine has şiirler yazar ve bunları daha sonra sözcüklere döker.
“ Âtman başlangıçta tek başına “bu” idi.
Başka hiçbir şey göz açmazdı.
Düşündü: Dünyaları var kılmak isterim…”
7000 den fazla eser çizmiştir. Kelimeleri içinde gizlemiş tüm dünya ya duyurmuştur. Türklüğe aşık bir ilim adamıdır. Tüm bunların ötesinde gerçek bir insandır.
Kötü giden her şeye bi isyanı vardır. Bu zamana kadar inanılmaz şekilde çizimleriyle haykırır bunları. “Çizimleri fark yaratır.”
Bir çizerde ki tüm özellikler ellerinde harmanlanmıştır. Hat sanatına taş çıkartan tuştu, kültürümüze mal olmuş resmin tarihinin her ayrıntısı beyninde ki sinir hücrelerinde gezinir. “Deseni çok sağlamdır.”
Kendisi çizimlerinde Picasso’yu anlattığını söyler ama bambaşka bir Picasso yaratmayı başarmıştır.
“Türk Grafik Sanatı Tarihi” onun belki de asla bir daha bir araya gelemeyecek şekilde derlediği fakat destekçi bulamadığı için bizlere sunamadığı naçizane mirasıdır.
Bu çalışmasının başlangıç tarihi: 1979’dur. İki sanatçı arkadaşı(Selçuk Batur ve Ferit Erkman) ile yola çıkan Maden, bu tarihin başlangıcını 1730 olarak almıştır. Tesadüf değil İbrahim Müteferrika o yıl matbaayı bu topraklara getirmiştir. “Grafik sanatı; baskı yöntemiyle çoğaltılan ve toplumun ilgili kesimlerine dağıtılan ürünler toplamıdır.” der Sait Maden. Bu yüzden de bu tarihi seçmiştir.
18 yaşındayken İstanbul’un belli başlı profesyonel çevirmenlerinin katıldığı yarışmada birincilik kazanan bu Türk dahisi, ilham kaynağı olarak beynini öne sürer her zaman için. 2004 yılında Şili cumhurbaşkanı “Pablo Neruda” çevirisi için madalya ile ödüllendirmiştir kendisini.
İşini gerçekten seven ve asla şikayet etmeyen minnetini dile getirmesini çok iyi bilen bir sanatçıdır o.
Birbirinden harika şekilde uyarladığı çevirilerinin yanı sıra, kendisi kaleme aldığı eserleri asla yok sayılamaz. Her zaman en doğru yolu gösteren, hep ileriyi işaret eden, emek olmadan, bir çaba sarf etmeden insanın hiçbir şey elde edemeyeceği onun zihninde çok büyük bir yer kaplar. Dünyada ki her gelişme onun için çok önemlidir.
Daha söylenecek çok sözler var onun için. O Türk grafik sanatının mimarı, babasıdır. Tam bir edebiyatçı ve ilericidir. Başarı için her şey elinde mevcuttur ve bunu kullanmasını bilen eserlerinde ki güzelliği elinin çizdiği doğrultu da oluşturan yegane bilim ve sanat adamı Sait MADEN’dir “o”.
15 Aralık 2008 Pazartesi
Uykusuz Rüya
Saat sabah 7 civarı. Çapaklar birbirine yapışmış. Gözlerim açılmamakta ısrar ediyor. Kafa akşamdan kalma.Sabahın büyüsü beni yatağa kilitlemiş, sabah güneşi beni yakıyor. İçerden yükselen tabak çanak sesi.İşte başladı bir sabah daha, içinde ki sesleri metalik odamda. 
Adımlarımın gidip geldiği yollar çok sıkıcıdır. Dilencileri, gazete dağıtıcıları ve korsan kitap tezgahları her zaman aynı yerdedir. Günlük hayatım perişan halde bundan eminim. Hatta bu aralar dah da kötüye gidiyor gibi. Çevremde ki herkesi ve herşeyimi kaybettiğim hissine kapılıyorum ya da onların gözünden düştüğümü..Duygularım içimde sıkışıyor. Erken edindiğim az ama öz tecrübelerimi çok fazla abarttığımı düşünüyorum artık. On altısına yeni girmiş birinin, kaç yıl olursa olsun, ne kadar tecrübesi olabilir ki!
Konu dağıldı. Bunlar değil burda anlatmak istediklerim.
Rüyalarımda gerçeği görürüm bazen, bazen ise alt üst ederler hayatımı, düşüncelerimi. Kafam karışır. Ayırt edemem çoğu zaman. Karmaşık birer hikaye olur çıkarlar bazense.
Her insanın kendisine ait "derin denizleri" ya da sonsuz hayallari vardır. İşte bu bahsettiklerim bazen sahibinin elinde şekil kazanmak, bazen de sahibine şekil kazandırmak içindir. Bu konuda şahsa seçim sansı verilmemiştir. Fakat öyle bi rehber vardır ki yanımızda bu keşmekeşler arasında. Hayatımızda ki önemli kararlar sırasında ya da en umutsuz anlarda..
Her zaman bir bilmecedir. Tıpkı insan gibi.. Nankörlük yapar bazen, unutur, bazense umursamaz..
Uzaklar farklıdır gözümüzde. Ufuklar, zamanlar, insanlar, hayaller , rüyalar..
Bambaşka bir özentiyle bakarız onlara. Fakat her yer aynıdır. İnsan aynıdır..
Terk eder, yanlız bırakır, unutur, unutulur, umursamaz, umursanmaz,.. İnsanı uykusuz bırakır, küstürür. En çok sevdiğini bile..
İklimler, coğrafyalar, yüzler değişse de, her yerde insan terk eder, terk edilir..
En yakını tarafından elbet bir gün yanlız bırakılır. Her şey üst üste geldiğinde kaçacak delik arar. Işıklar söndüğünde destek bekler. Hayalleri bile yanlız bırakırır onu...Rüyaları hayatına pençelerini yapıştırır, kulaklarını tırmalar.
Dostlar hayat içindir. Yaşam dostlar için..En yakın dost tarafından terk edilmek, yanlız bırakılmak.. Bir insanı daha fazla ne incitebilir ki?
Bir keşmekeş daha. Fakat bu sefer seçme şansım var. Hayat mı dostlar için, dostlar mı hayat için?
Hayat, sevgili dostum, senin için..Göğün yüzünden gelen ve yüzümüze her defasında inatla çarparak hayatı hatırlatan..Her defasında bir şeylerin farkına vardırtan, ruhumun derinliklerinde saklı düşüncelerimle yüzüme yüzüme konuşan, göğün nuruyla bezenen ´su´ damlacıkları, izin ver onlara..
Hapimiz bir ip üzerinde ki hayatlarız. Dostlarımızla var olup, rüyalarımızın sürüklediği yolda çarpışacağız...
Adımlarımın gidip geldiği yollar çok sıkıcıdır. Dilencileri, gazete dağıtıcıları ve korsan kitap tezgahları her zaman aynı yerdedir. Günlük hayatım perişan halde bundan eminim. Hatta bu aralar dah da kötüye gidiyor gibi. Çevremde ki herkesi ve herşeyimi kaybettiğim hissine kapılıyorum ya da onların gözünden düştüğümü..Duygularım içimde sıkışıyor. Erken edindiğim az ama öz tecrübelerimi çok fazla abarttığımı düşünüyorum artık. On altısına yeni girmiş birinin, kaç yıl olursa olsun, ne kadar tecrübesi olabilir ki!
Konu dağıldı. Bunlar değil burda anlatmak istediklerim.
Rüyalarımda gerçeği görürüm bazen, bazen ise alt üst ederler hayatımı, düşüncelerimi. Kafam karışır. Ayırt edemem çoğu zaman. Karmaşık birer hikaye olur çıkarlar bazense.
Her insanın kendisine ait "derin denizleri" ya da sonsuz hayallari vardır. İşte bu bahsettiklerim bazen sahibinin elinde şekil kazanmak, bazen de sahibine şekil kazandırmak içindir. Bu konuda şahsa seçim sansı verilmemiştir. Fakat öyle bi rehber vardır ki yanımızda bu keşmekeşler arasında. Hayatımızda ki önemli kararlar sırasında ya da en umutsuz anlarda..
Her zaman bir bilmecedir. Tıpkı insan gibi.. Nankörlük yapar bazen, unutur, bazense umursamaz..
Uzaklar farklıdır gözümüzde. Ufuklar, zamanlar, insanlar, hayaller , rüyalar..
Bambaşka bir özentiyle bakarız onlara. Fakat her yer aynıdır. İnsan aynıdır..
Terk eder, yanlız bırakır, unutur, unutulur, umursamaz, umursanmaz,.. İnsanı uykusuz bırakır, küstürür. En çok sevdiğini bile..
İklimler, coğrafyalar, yüzler değişse de, her yerde insan terk eder, terk edilir..
En yakını tarafından elbet bir gün yanlız bırakılır. Her şey üst üste geldiğinde kaçacak delik arar. Işıklar söndüğünde destek bekler. Hayalleri bile yanlız bırakırır onu...Rüyaları hayatına pençelerini yapıştırır, kulaklarını tırmalar.
Dostlar hayat içindir. Yaşam dostlar için..En yakın dost tarafından terk edilmek, yanlız bırakılmak.. Bir insanı daha fazla ne incitebilir ki?
Bir keşmekeş daha. Fakat bu sefer seçme şansım var. Hayat mı dostlar için, dostlar mı hayat için?
Hayat, sevgili dostum, senin için..Göğün yüzünden gelen ve yüzümüze her defasında inatla çarparak hayatı hatırlatan..Her defasında bir şeylerin farkına vardırtan, ruhumun derinliklerinde saklı düşüncelerimle yüzüme yüzüme konuşan, göğün nuruyla bezenen ´su´ damlacıkları, izin ver onlara..
Hapimiz bir ip üzerinde ki hayatlarız. Dostlarımızla var olup, rüyalarımızın sürüklediği yolda çarpışacağız...
Yırtık Yara
Yamalanmış duygular..
Elbet patlar bir dehliz ağzında
oluk oluk hüzün akar
içimizde ki ulaşılmaz karaltıdan
"Dokunmak isteriz karalığın ruhuna"
Dokunamasakta hissederiz ruhumuzda
Saklayamayız...
Yıldızlar söner, sokaklar boşalır
Odamda ki minik kırmızı lambam
Hayatımın ışığıdır.
Etrafımı saran hüzün yaralarına karşı çıkarcasına..
Şarkılar bizi söylemiyorlar..
Yalancılara şahitlik edip
bizim ruhumuzu tecavüz ediyorlar
Bazen şarkılar, yalanlarla oynaşıp
Bize tecavüz ediyorlar
İçim kanıyor..
sonsuz bir yas bu yüzümde
Hatıralar, anılar, umutlar,..
Benimdi bir zamanlar bu duygular
şimdi ise,
ırzını kaybetmiş birer
İğrençlik abidesi bu silik beynimde..
Elbet patlar bir dehliz ağzında
oluk oluk hüzün akar
içimizde ki ulaşılmaz karaltıdan
"Dokunmak isteriz karalığın ruhuna"
Dokunamasakta hissederiz ruhumuzda
Saklayamayız...
Yıldızlar söner, sokaklar boşalır
Odamda ki minik kırmızı lambam
Hayatımın ışığıdır.
Etrafımı saran hüzün yaralarına karşı çıkarcasına..
Şarkılar bizi söylemiyorlar..
Yalancılara şahitlik edip
bizim ruhumuzu tecavüz ediyorlar
Bazen şarkılar, yalanlarla oynaşıp
Bize tecavüz ediyorlar
İçim kanıyor..
sonsuz bir yas bu yüzümde
Hatıralar, anılar, umutlar,..
Benimdi bir zamanlar bu duygular
şimdi ise,
ırzını kaybetmiş birer
İğrençlik abidesi bu silik beynimde..
10 Kasım 2008 Pazartesi
Kadın Kokusu
Kadınlar severler güzel kokmayı
Onlar için bir lütuftur bu
isterler o kokuyla yıllanmayı
aynı cümlede anılmayı
İsterler ki;
unutulmasınlar
Defter aralarında, kanlı dokunuşlarda
kara fetvalarda
duyulsun kokuları
Kadınlar sever kokmayı
Aralarında ayrım yoktur
İnşaat kenarlarında
Bir jigolo kucağında
Şaşkın bir ifade karşısında
her kadın sever kokmayı
Kadınlar isterler kokmayı
dünyaya bir iz bırakırlar
Bazıları saflıkla bezenir kara lekeleri üstüne
çoğununsa tırnak aralarının
kanı kokmaya başlar hayat damarlarında
Elinde sonunda
göç etmek vardır ya bu dünyadan
kırmızı dumanlar bastırır kokularını
Organları oynaşır birbiriyle
zevksiz zevksiz...
Kokular kokuşmaya başlar...
Kadınların kokusu
lanet dolu
bir erkekle arasında ki bağ dokusu
karanlık arka sokaklarda
kalmış bir kadının gururu
Her giriş çıkışında ki verdiği zevk
Bitirir kokunun verdiği zevk duygusunu
Kadınlar..
kokuşur kokuları
en gizli gizlenmiş olanda
saklıdır gereken
sarı ışığın ayrıntıları
Göç etmek vardır ya bu dünyadan
kokmaya başlar kadınlar daha güzel
bu dünyadan ayrılan her ruhtan
Bir kadının kokusu
göğsü kollarımın arasında
bacaklarının her biri
iki duvarda
saçlarından çıkan
Dünyada var mıdır böylese derin bir karmaşa kokusu
Daha hazlı bir insan duygusu....
Onlar için bir lütuftur bu
isterler o kokuyla yıllanmayı
aynı cümlede anılmayı
İsterler ki;
unutulmasınlar
Defter aralarında, kanlı dokunuşlarda
kara fetvalarda
duyulsun kokuları
Kadınlar sever kokmayı
Aralarında ayrım yoktur
İnşaat kenarlarında
Bir jigolo kucağında
Şaşkın bir ifade karşısında
her kadın sever kokmayı
Kadınlar isterler kokmayı
dünyaya bir iz bırakırlar
Bazıları saflıkla bezenir kara lekeleri üstüne
çoğununsa tırnak aralarının
kanı kokmaya başlar hayat damarlarında
Elinde sonunda
göç etmek vardır ya bu dünyadan
kırmızı dumanlar bastırır kokularını
Organları oynaşır birbiriyle
zevksiz zevksiz...
Kokular kokuşmaya başlar...
Kadınların kokusu
lanet dolu
bir erkekle arasında ki bağ dokusu
karanlık arka sokaklarda
kalmış bir kadının gururu
Her giriş çıkışında ki verdiği zevk
Bitirir kokunun verdiği zevk duygusunu
Kadınlar..
kokuşur kokuları
en gizli gizlenmiş olanda
saklıdır gereken
sarı ışığın ayrıntıları
Göç etmek vardır ya bu dünyadan
kokmaya başlar kadınlar daha güzel
bu dünyadan ayrılan her ruhtan
Bir kadının kokusu
göğsü kollarımın arasında
bacaklarının her biri
iki duvarda
saçlarından çıkan
Dünyada var mıdır böylese derin bir karmaşa kokusu
Daha hazlı bir insan duygusu....
26 Ağustos 2008 Salı
Beyaz Köşeli Bodrum
1000 km' lik yol tepip geldik buraya.
Aslında her yer aynıymış gibi geliyor artık...
Sabahın ilk ışığıyla soluğu Yenikapı sahilin' de aldık. Son anda yetiştik feribota. Sıkıcı geçmesi olağan bir 2 saati başlattım başka bir değişle. İçeri arabayla girdiğim anda tuhaf oldu içim. Sabah sabah güneşi göremeden güneşten olmuştuk. Salona çıkıp yerlerimize oturduk. Sabahın sabah olduğunu anlamak için 1 çay kadar iyi bir şey yoktur. Çaydan aldığım ilk yudumla beraber kulağımda çınlayan ilk şarkıda "I died for you" oldu. Çok alakasız ama bütün o 2 saati -ardından çalan hareketli ve trash parçalara rağmen- onun verdiği melankoliyle geçirdim. Feribot sonrası aptalca muhabbetlerle devam ediyorduk. Derken hayran olduğum nacizane İzmirim' e geldim. Fakat şehre giremeden yola devam etmemiz hevesimi kursağımda bıraktı ama bunun acısını dönüşte çıkarmaya hazırım. Ama dışarıdan bakınca tanıyamadım, tanımak istemedim. Cd çalara ne koysam diye arabadakilerle tartışırken Radiohead' in arkasından elime Volkan Yırtıcı geldi. Hala nasıl bir ruh haliyle çaldığını anlayamadğım "Yanlış Notalar"ını kulağıma sokmaya başladı.
Birden aklıma dank etti sonra. O genç gitarist çalarken ne hissederse hissetsin, ben dinlerken ne hissediyordum? Aslında notalar kafamı karıştırdı. Ne hissedeceğimi bilemedim...!
Bodrum yolundayız hala. Yol bitmiyor, adeta uzuyor. "Neden oraya doğru yol alıyorum?" Bunu düşündüm biraz. Magazinetesinden başka, bikinili kızlarından öte nesi vardı? Daha sonra hatırladım nedenini, çok basit bir ayrıntıydı. Birine söylendiğinde önemsenmiyecek kadar-benim gibi bir ayrıntı manyağı için değil tabii ki-. O, küçük, köşeli beyaz evleri...En büyük nedendi bu. Şimdi o beyaz duvarlar arasında sıcacık ortamlarda yazıyorum. Çok değerli-kelimelerle anlatamayacağım kadar hem de- dostlarım burda heyecanla beklerken beni, nasılda düşündüm "Neden Bodrum?" diye! Başka bir yer olamazdı çünkü. Şu anda bana dünyanın en sıkcı olayı olarak görünen seyahat, aslında bana bir armağan -belki de bir sınav- vermişti. Bana kendimin, evet, kendimin önemini hatırlattı. Küçük, sıcak ve samimi bir sarılma "yanlış notalar"da ki karmaşayı çözmüş, Yırtıcı' nın da ne hissettiğini ve ne hissetmem gerektiğini anlamıştım...
Sabahın ilk ışığıyla soluğu Yenikapı sahilin' de aldık. Son anda yetiştik feribota. Sıkıcı geçmesi olağan bir 2 saati başlattım başka bir değişle. İçeri arabayla girdiğim anda tuhaf oldu içim. Sabah sabah güneşi göremeden güneşten olmuştuk. Salona çıkıp yerlerimize oturduk. Sabahın sabah olduğunu anlamak için 1 çay kadar iyi bir şey yoktur. Çaydan aldığım ilk yudumla beraber kulağımda çınlayan ilk şarkıda "I died for you" oldu. Çok alakasız ama bütün o 2 saati -ardından çalan hareketli ve trash parçalara rağmen- onun verdiği melankoliyle geçirdim. Feribot sonrası aptalca muhabbetlerle devam ediyorduk. Derken hayran olduğum nacizane İzmirim' e geldim. Fakat şehre giremeden yola devam etmemiz hevesimi kursağımda bıraktı ama bunun acısını dönüşte çıkarmaya hazırım. Ama dışarıdan bakınca tanıyamadım, tanımak istemedim. Cd çalara ne koysam diye arabadakilerle tartışırken Radiohead' in arkasından elime Volkan Yırtıcı geldi. Hala nasıl bir ruh haliyle çaldığını anlayamadğım "Yanlış Notalar"ını kulağıma sokmaya başladı.
Birden aklıma dank etti sonra. O genç gitarist çalarken ne hissederse hissetsin, ben dinlerken ne hissediyordum? Aslında notalar kafamı karıştırdı. Ne hissedeceğimi bilemedim...!
Bodrum yolundayız hala. Yol bitmiyor, adeta uzuyor. "Neden oraya doğru yol alıyorum?" Bunu düşündüm biraz. Magazinetesinden başka, bikinili kızlarından öte nesi vardı? Daha sonra hatırladım nedenini, çok basit bir ayrıntıydı. Birine söylendiğinde önemsenmiyecek kadar-benim gibi bir ayrıntı manyağı için değil tabii ki-. O, küçük, köşeli beyaz evleri...En büyük nedendi bu. Şimdi o beyaz duvarlar arasında sıcacık ortamlarda yazıyorum. Çok değerli-kelimelerle anlatamayacağım kadar hem de- dostlarım burda heyecanla beklerken beni, nasılda düşündüm "Neden Bodrum?" diye! Başka bir yer olamazdı çünkü. Şu anda bana dünyanın en sıkcı olayı olarak görünen seyahat, aslında bana bir armağan -belki de bir sınav- vermişti. Bana kendimin, evet, kendimin önemini hatırlattı. Küçük, sıcak ve samimi bir sarılma "yanlış notalar"da ki karmaşayı çözmüş, Yırtıcı' nın da ne hissettiğini ve ne hissetmem gerektiğini anlamıştım...
Beyaz bir fener altında
Yapmacık değil, artık dünya bana...
Yapmacık değil, artık dünya bana...
5 Ağustos 2008
01:01
01:01
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)